TÜRK ŞAMANİZMİ’NDE TARİKAT YOKTUR!Türkçe: Tanrı, Arapça: Allah, Farsça: Hüda. Onun kendisine hangi isimle seslendiğimizi pek önemsediğini sanmıyorum ve bunu Tanrı’nın yerine sorun hâline getirenlerin; “cahiller” olduğunu düşünüyorum! Ben Türk olduğum için; elbette ona Tanrı demeyi doğru buluyorum. Ögel; “Türklerde Tanrının şekli yoktur, Tanrı kendine ve göğe benzer”der. Burada “Gök”, elbette sonsuzluk ile ilgilidir. Bu mümkün mü bilinmez ama Tanrı kendini bu dünyada bir yere gizleme gereği duysa, elbette kendii “insana” gizlerdi. Bu şekilde dünyanın bütün sırlarını gözümüzün önüne koyardı ki; onu görmek hem çok zor, hem de kolay olsun. Tasavvufta ki “insanda Tanrıyı görmek” de tam olarak budur. Bütün tasavvuf âlimleri evrende Tanrıyı arar ve en sonunda kendini bulur demiştim; tıpkı büyük Türk filozofu Yunus Emre gibi “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” ya da Fars kökenli Mansur’un “Enel Hak”, dediği gibi ya da diğerleri gibi. Bu merhale en son merhaledir. Kendinizdeki güzelliği görebilirseniz, artık dünya bambaşka bir yerdir. Yani yukarıda belirttiğim “gizlenme” ifadesine dönersem, bütün sırları “kendine/insana” gizlerdi!?. Aslında bunların da hepsi matematikdir, çünkü bu aşamaya gelmek belli bir disiplin ve belli aşamaları aşmak gerektirir. Gizli olanı görmek için bazı “gizli” yöntemler vardır. Bu yöntemleri öğrenen Derviş, Kaman bu sırlara ulaşabilir. Bu merhaleye ulaşmak için uzun uğraşlar vermek gerekir. Budizm ya da Tasavvuf anlayışında da benzer biçimdedir. Bu nedenle özelikle Ebu Suud efedi gibi radiklal dinciler Yunus Emre gibi büyük bir filozofun şiirleri için “küfürdür” seklinde ağır ifadeler kullanmış ve onu yasaklamıştır. Türk Şamanizmi’ni, bütün bu anlayışlardan ve dünyanın diğer dinlerinden ayıran en önemli özelliğe gelecek olursak; Türk Şamanizmi’nde Tapınak, Ruhban sınıfı, Tarikat, Mürid, Mürşid ilişkisinin hiçbiri yoktur! Olma ihtimali de yoktur, çünkü Türk Kamanlar daha çok toplumdan uzak ve yalnız yaşarlar. Sadece bağlı olduğu Türk toplumunun her türlü sorunu ve geleceği ile ilgili konularda ortaya çıkarlar. Bir de şifacılık özellikleri nedeniyle şifa isteyen olursa, başka herhangi bir konuda yardım isteyen olursa, bilgi almak isteyen olursa, danışmak isteyen olursa ve kendisine müracaat eden olursa onlarla iletişim kurarlar. Elbette ki insan kendindeki güzelliği gördükten sonra, yalnız kalmak zorundadır. Tarikat, Mürid, Mürşid ilişkisi ve toplumla aynı dünyanın içinde olamaz.
Ben ki Mecnûn; bî itibâr, bî haber.
Hep sofist efsuncular var mu’teber
Sîne aşktan, dâğ-ı gülşen misk olur.
Görse yaram, âhular Tatar olur.
Mest-i aşka zînet, ağ göz şû’leden.
Çün vefâdar şems’e vuslat jâle’den
Kâkülün var âb-ı hayat içmeden.
Ayb olurdu çıksa Mansûr Dicle’den.
(Fâ’ilâtün/ fâ’ilâtün / fâ’ilün)
1.Beyit: Mecûn; deli demektir, aklını yitirmiş, sadece gönlünün sesini dinleyen sarhoş demektir. Ben de Mecnûn gibi aklımı yitirdim diyorum. Delilerin; Mecnûn olmuşların, dilenci kılıklıların da toplumda elbette itibarı olmaz. Sofistlik ise Protagoras tarafından ilk defa sistematik hâle gelmiştir ve ilk onlar para karşılığından insanlara bir şeyler anlatmaya başlamışlardır. Bilim için ya da felsefe için değil de; para için çalışmışlardır. Tıpkı günümüzde “Şamanizm’in kaymağını yiyen, aç gözlüler gibi, tıpkı benim yazılarımı çalıp değiştirerek ‘kendini kandıranlar’gibi ”. Ben de onlardan biri olamadığım için, muteber; yani değerli değilim. Devrin soytarısı olamıyorum. Onlar ise tılsım, büyü, efsun ile insanların gözünü boyuyorlar ve para kazanıyorlar. Para da kazanmıyorum, gerek de görmüyorum. Ben de gönlümün sesini dinliyorum ve onların aklını(!) reddediyorum.
2.Beyit: Sine: Göğüs. Göğsüm aşktan dağdaki gül bahçesine döndü, misk bahçesi gibi kokuyor. Göğsünü gösterme âhular kıskanır ve Tatar olur. Tatarlar da aslında Türk’tür. Edebiyatta ise, Osmanlı ile yapılan savaşlarda çok kan döktükleri için; Tatar olmak; hep kan dökücülük, göz değen bakış ya da sevgilinin sert bakışı anlamında kullanılmıştır. Birisi görür de göz değer, nazar eder ya da kıskanır bir gözle bakar ve Tatar gibi kanımı akıtır.” İkinci anlamı ise; göğsüm aşktan, insani ya da Tanrı aşkından güle benzeyen yaralarla dolu. Ben ise “dâğ-ı gülşen” derken; dağ’lamak, yaralarımın “dağ”lanmasını kast ediyorum ve göğsümdeki dağladığım yaralardan, göğsüm gül bahçesine döndü diyorum. Gül bahçesi buram buram gül kokar ve misk bahçesi gibi olur. Misk ise; Çin, Hotan ve Türkistan’ın yüksek yaylalarında yaşayan âhuların göbeğinden çıkar. Erkek ceylanların göbeklerinde, bir hastalık ya da ceylanın çalılara çarpması nedeniyle yaralar oluşur. Sonra bu yaralar kabuk bağlar ve bu kabukları atması için o yarayı bir yere sürter. Bunu bilen insanlar, dağın belirli yerlerine kazıklar çakar ve o yabani dağ ceylanları; o kazıklara sürtünerek kabukları oraya bırakır. O bölgenin halkı gidip, o kötü kokan kabukları toplar ve işleyerek misk denilen dünyanın en güzel kokusunu yaparlar. Ben de göğsümdeki yaraları açarsam, o âhular gül bahçesine dönen göğsüm nedeniyle beni kıskanır ve tıpkı bir Tatar gibi gelir beni yaralar.
3.Beyit:Mes-i aşk: Aşk sarhoşu, Zînet:Değerli hazine, Ağ göz: Ağlamaktan kör olmuş göz. Şû’le: Ateş, Şems: Güneş, Jâle: Çiy tanesi. Ben aşk sarhoşu olduğum için, aşk ateşinden ağlayarak gözlerime ağ su inmesi ve kör olmam bana en değerli hazinedir. Çünkü vefalı bir sevgilim var. O, her gün güneş gibi doğduğu için; ben de sırf ona kavuşmak için çiy tanesi oldum ve her gün sabaha karşı, onun doğuşunu görmek için kendimi fedâ ediyorum. Sabaha karşı hiç yoktan kendimi yaratıyorum, sonra güneş olan sevgilim; ateşiyle beni yakıp buhar ediyor ve yok oluyorum, sonra ertesi gün yeniden kendi buharımla çiy tanesi olup onu izliyorum. Bu her gün böyle sürüp gidiyor ve bana, sadece ona kavuşmak yetiyor.
4.Beyit: Ben her zaman Tanrıya senin sağlığın için ve saçların için, yani kâkülün için dua etmeliyim; çünkü saçların zincir gibi beni hayatta tutan şey. Ben, âb-ı hayat; yani ölümsüzlük suyunu içmediğim hâlde, çiy tanesi gibi geri dönüyorum. (Burada bir önceki beyitle anlam bakımından bağlantı var) Benim geri dönmemin nedeni, beni seven sevgilimin; beni kâkülü ile tutmasıdır. Oysa Hallâc-ı Mansûr karşılıksız bir aşka tutuldu. O Tanrıya âşıktı, bu nedenle Bağdat sokaklarında “beni öldürün, Tanrı benim kanımı size helâl kıldı”diye yalvardı ve sonra onu parça parça edip ateşte yaktılar. Küllerini Dicle ırmağına attılar. Mansûr geri gelmedi, çünkü karşılıksız bir aşk bunu gerektirirdi; geri gelse bu ayb olurdu, Mansûr Tanrıya olan aşkına daha fazla dayanamadı ve etrafına yalvararak kendini öldürttü. Ben bu nedenle; bana karşılık veren sevgilime her zaman dua ederim, göz nedir onun için fedâ olsun.
Aslında şiirin bütün beyitlerinde olduğu gibi, ilk anlamları hayali bir sevgiliye yazılmış gibi gözükse de; Tanrıya olan aşkı, doğru insan olmaya duyulan özlemi ve benim bunu beceremeyen bir insan olduğumu anlatmaktadır. Aşk burada, dünyanın günlük kaygılarına kapılma ve Şaman olmaktan uzaklaşma anlamındadır. Aşk, yara, geri gelmek gibi kavramlar; dünya hayatına kapılma anlamındadır. Tasavvufta, “Kesret’e düşmek” anlamındadır. Dünyanın günlük kaygılarından uzaklaşan insan, gerçekten Şaman olur. Bu durumun iyi yanı, yüksek bir bilinç düzeyine ulaşırsınız. Kötü yanı ise, genelde yanlız yaşar ve insanlardan uzaklaşırsınız.
1.Beyit: Dünya bir çöle dönmüş durumda, maneviyat çölü. Her şey maddiyat olmuş durumda. Benim gibi dünya hayatına kanmış (kesrete düşmüş) acizler de, bu dünyada Mecûn gibi divane olmuş yaşıyoruz. Sofistler bu dünyanın kaymağını yiyor, biz onu da yapamıyoruz.
2.Beyit: Burada Tanrı’nın buyruğu ve yazgısı olan bu yaralarımdan dolayı övünüyorum gibi gözüksem de, zaman zaman tasavvuftaki kesret denilen; Tanrı’dan uzaklaşmaya düştüğümü, Şaman olmaktan uzaklaştığımı itiraf edip kendime kızıyor ve kendi hatalarımı anlatıyorum. Âhu’nun diğer adları Ceylan, Geyik’dir. Geyik ise aynı zamanda; Kaman’dır, Derviş’tir, Veli’dir. “Pirsultan Abdal’ın “Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile” dediği “Dervişler, Kamanlardır”. Onlar görse benim bu hâlimi, bana kızdıklarından canımı alırlar diyorum.
3.Beyit: Ben hep Tanrı aşkına yaklaştığım anda, dünyanıngünlük kaygılarına dalıyorum. Sonra Şaman atalarım geri çağırıyor ve geri geliyorum. Oysa benim Tanrıya olan aşkımdan ağlayıp gözlerime ağ su inmesi benim için ödüldür. Ağlamak dünyanın en güzel şeyidir, ben öyle düşünüyorum. Hele ki Tanrı için ağlamak ve gözlerimin kör olması benim için zînet, en değerli hazinedir.
4.Beyit: Hallac-ı Mansûr da öyleydi, bu nedenle geri gelmedi. Ben ise bir ölümlüyüm buna cesaret edemem. Tanrıya âşık insan neye inanırsa inansın, hangi milliyete mensup olursa olsun farketmeden bu sırra erebilir. Türk Şamanlar da tıpkı Hallac-ı Mansûr gibi gidebilir ve geri gelebilir. Benim ise, böyle olamadığımı söylüyorum ve sonuç olarak; 4 beyitte de, tüm insanları ve kendimi ağır bir dille eleştiriyorum. Dilerim bütün insanlar günlük kaygılarına kapılmaktan vazgeçerler. Dünya için ve kendiniz için yüreğinizin sesini dinleyin. Kaman AFŞAROĞLU


