BİR SEHER VAKTİNDE İREM BAĞINDA

Bir seher vaktinde irem bağında

Ağyare goncalar bize har kaldı

Bülbülü şeydalar divane oldu                                         

Sevda deryasında intizar kaldı


Saki doldurmadı bir yudum şarap

Hicran-ı muhabbet gösterdi serap

Yıkıldı kasrımız rüzgârda türap

Sığmadık âleme bize dar kaldı


Güneş olduk her gün dağlara vurduk.

Dertli gönüllerin yarasın sardık.

Merhamet çeşmesi üstünde kardık.

Örttüler üstümüz bir mezar kaldı.


Cümle âşıklara ayine veştim.

Aradım kendimi diyar dolaştım.

Onulmaz ellerde topraktım taştım.

Kadr’im satılmadık bir pazar kaldı.


Kaman’ım kandilde yanmaz gül yağı.

Şule’sin görenler tatmaz dimağı.

Sandılar gönlümü yakut ocağı.

Yardılar sinemi sade zar kaldı.


  1. Kıta: Bülbüller, seher vakti olduğu zaman gül bahçesine gider. Ben ise İrem bağına yani, cennet bağına girdim; belki kendime bir gül bulurum diye. Bütün şeyda bülbülleri aşktan divane oldu,  yani aşktan sarhoş oldu, ama benim kötü talihimden; o sevda deryası cennet bahçesinden, bana sadece gül bahçesinin harı, yani ateşi kaldı. Hep sadece yandığımla, beklediğimle kaldım.
  2. Kıta: Saki; zaman, kader, yazgımızı yazan melek hepsi olabildiği gibi; sevgili de olabilir, hangisini isterseniz o dur. O koca saki, o koca meyhanede bize bir yudum şarabı, yani bir yudum aşk şarabını çok gördü. Hicran-ı muhabbet(Hicran: ayrılık, muhabbet: kavuşma, konuşma. Tezat. ) her ayrılık bize serap gösterdiğinden, gerçek dünyayı göremedik. Hep bir beklenti içerisine girdik. Rüzgâr, esmesi bakımından zamana benzer. Ömrümüz böyle kısır bir şekilde geçip gitti. Kos koca bir kasrımız vardı. Yani koskoca bir kasır, saray gibi gönlüm vardı; zaman onu da türap etti. Yerle bir etti, yani toz duman etti. Sığmadık âleme, koca dünyaya sığdırmadılar ve bize “dünyayı dar ettiler” sözündeki; “dar”ı bize layık gördüler. Ben de, dünya benden sonra kimseye “dar” edilmesin diye; bütün insanlar için kendimi feda edip, kendimi “dar”a çekiyorum ve bana orası yetiyor. Zaten de bana da başka yer kalmadı.
  3. Kıta: Güneş, dünyayı aydınlatır ve dünyanın yaşam kaynağıdır. Dağara vurduk anlamı, güneş ışığının kendini dağdan dağa çarpması gibi, başını dağdan dağa vurması gibi düşünülebilir. İkinci anlamında güneş olduk, mecazi anlamda ben; güneş gibi insanları aydınlattım ve koca koca dağlar beden ışık aldı. Derdi olanların dertlerine gücümüz yettiğince çare olduk. Güneş gibi doğduk insanların hayatına. Aslında bu dünyanın bütün merhametlerin kaynağı olan bir çeşme var, adı da merhamet çeşmesi. O çeşmeden içen; karıncanın dahi ölümüne ağıt yakar, taşın dahi ruhunun olduğunu söyler (Türk Şamanizmi). İşte o çeşmeyi besleyen kar suyuyduk ama üzerimize toprak attılar. Hastalıklı su kuyuların toprakla kapatılması gibi, bizi de hastalıklı sandılar ve üzerimizi kapattılar. Çeşme şekil itibarı ile dikdörtgendir ve mezara benzer, çeşmeyi ve o suyu; körlediler ve üzerine toprak yığınca tıpkı mezara benzedik.
  4. Eski çağlarda ayna çok değerliydi, o kadar değerli idi ki; aynası olanlar aynanın üzerini örter ve bakmak isteyenlere para ile baktırırdı, bu da çok da pahalı idi. Bu nedenle aynası olanlar aynayı diyar diyar gezdirirdi ve para karşılığında insanlara gösterir para kazanırdı. Sanırım beni de bu nedenle diyar diyar gezdirdiler ve benim sırtımdan insanlar para kazandı. Hâlen de kazanıyorlar. Bütün âşıklar bana bakıp kendi güzelliklerini gördüler, aynı zamanda ikinci anlamı; benim perişan hâlimi merak edenler de, merakından bana baktı.  Aynanın ne olduğunu bilmeyenler için ayna, sadece taş ve topraktan yapılan bir alettir ve sadece bir madendir. Aynanın kıymetini bilmeyenler için, sadece pazarda satılan bir eşyadır. Oysa ayna, Türk Şamanizmi’nde güneşi temsil eder, aydınlanmayı temsil eder. Büyük Kamlar/Şamanlar ellerindeki ayna sayesinde fala bakar, dünyada ve insan kaderinde olacak her şeyi aynada görürler. Ayna da güneşten aldığı ışığı insanlara vermesiyle meşhurdur. Ben de Tanrı’nın bana verdiği bilgi ve hislerimi sizlere ve insanlara aktarmaya çalışıyorum ancak; benim de Kadr’im, yani kıymetim; bir tek pazarlarda satılmadı, onu da yapsalar çok da önemli değil artık.
  5. Kaman der ki, benim sözüm gül yağı kadar kıymetlidir ve kandilde gül yağı yanmaz. Kandilde zeytinyağı, hayvan iç yağı ya da değersiz yağlar yakılır. Şule: ateş, kıvılcım, parıltı demektir. Dimağ: Beyin, bilinç, şuur demektir. Benim sözlerimin kıvılcımına, görünüşüne aldananlar; onun içindeki gizli anlamları anlayamaz. Kandilde yanan yağ da, aydınlatması yanında; güzel kokular saçar ve bulunduğu meclisin kokusunu güzel yapar. O kokuyu almak için, kandile yakın bulunmak gerekir. Işık uzaktan da görülebilir ancak, kokusunu almak için yakınında bulunmak gerekir. Yoksa insanın dimağı anlayamaz. Güzel sözler insanın gönlünden gelir, benimde güzel sözlerimi görenler sandı ki; benim sinemde yakut ocağı var ve bütün yakutları almak için, hemen bıçakla gönlümü yardılar. Ama onlar hiçbir şey bulamadılar ve şimdi gönlümde sadece ince bir zar kaldı. Aslında acele ettikleri için bulamadılar. Çünkü bedenin içinde kalp, kalbin içinde, gönül, gönlün içinde zar ve zarın altında siyah bir noktada idrak merkezi vardır. Aşkta, işte bu idrak noktasında tecelli eder. Benim gönlümü yaranlar hep acele ettiklerinden, bu idrak merkezine ulaşamadılar ve hazineyi göremediler. Ben de hep gönlümün yarıldığı ile kaldım. Yıllarca bir sürü insan, benim üzerimden geçindi. Hikâyelerimi, şiirlerimi, sözlerimi, yazılarımı, fikirlerimi, zamanımı, hayallerimi çaldılar ve büyük çoğunlukta bir teşekküre dahi tenezzül etmediler. Çevremden de bunu gören dostlarım bana bundan dolayı kızdığında, ben de onlara şunu söyledim; “Boşverin çalsınlar, hazine bende; daha iyilerini çıkarırım” evet çalan çalsın. Onlar yüzeydekileri çaldıkça, ben de daha altlarda yatan; daha güzellerini çıkaracağım. 31.05.2020 Kaman AFŞAROĞLU

Yorumlar
Tüm Yorumlar
Yorumlar