HACI BAYRAM VELİ VE TÜRK ŞAMANİZMİ

Ne yazık ki Hacı Bayram Veli hakkında da kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Hacı Bayram Veli, XIV. yüzyılın ilk yarısında Ankara’nın Çubuk Suyu kenarındaki Solfasol (Zülfazıl) köyünde doğmuştur ve Türk mutasavvıfları içerisinde en önemlilerindendir. Asıl adı Numan b. Ahmed b. Mahmud, lakabı ise Hacı Bayram Veli’dir. Hacı Bayram Veli’nin akrabalarından olan Fuat Bayramoğlu’nun, kendi akrabaları arasında Hacı Bayram Veli’nin 90 yıl yaşadığı söylentisi ve Abdurrahman el-Askerî’nin Mir’âtü’l-ışk adlı eserinde aynı bilginin mevcut olması; Hacı Bayram Veli’nin 90 yıl yaşamış olması gerektiği düşüncesinin kabul edilmesine neden olmuştur. Doğum ve ölüm tarihleri de tahmini 753/1352 ve 740/1339-40 olduğundan, doğum tarihi olarak 1350 yılı kabul edilmektedir. Babasının “Koyunluca” adından dolayı hayvancılık yaptığı düşünülmektedir. Hacı Bayram Veli genç yaşta ilim öğrenimine başlamıştır. Tasavvuf ehli olmadan önce de Bursa ve Ankara’da medreselerde müderrislik yapmıştır. Bu dönemde adı Numan iken, Şeyh Ebû Hamidüddin Aksarayî ile karşılaştığı zamanın kurban bayramına denk gelmesi nedeniyle: şeyhi ona “Bayram” adını vermiştir.

Hocası olarak bir diğer rivayet de, Hacı Bayram Veli Camii ve mezarının yakınında bulunan Hallacı Mahmud türbesi ve camii yanında geçtiği sırada ayakkabıların çıkarması ve nedenini soranlara “Burada benim hocam Hallaç Mahmud yatıyor. Ona saygıda bulunmamak için ayakkabılarımı çıkartıyorum.” söylentisi, Hallaç Mahmud’un öğrencisi olduğu düşüncesine kaynaklık etmiştir. (Şahin, 1990; s. 121; Ekinci, 2013: 23)

Hocası Şeyh Aksarayi; Bursa’da kendisini gizlemek ve günümüz “şeyhleri”ne nazaran, şöhret sahibi olmamak için fırıncılık yapmıştır; bu nedenle adı “Somuncu Baba veya ekmekçi Koca” olarak anılmaktadır. Şeyh Aksarayi’nin böyle bir yolu(fırıncılık) tercih etmesinin en önemli nedeni; “Melamet” inancında olmasına bağlamaktadır ki, Melamet inancı da bunu gerektirmektedir. Hacı Bayram Veli’nin bu tarihten sonra Melamet meşrepli olduğu değerlendirilmektedir. Bursa’da bir Cuma namazında Şeyh Aksarayi’nin Fatiha suresine yaptığı yorumlamalar şöhretini artırınca, Hacı Bayram Veli ile şehirden ayrılarak 3 yıl boyunca yolculuk yapmışlar; önce Şam, sonra Mekke ve Medine’ye giderek hacı olmuşlar; daha sonra 1403 yılında geri dönerek Aksaray’a yerleşmişlerdir.

Hacı Bayram Velî’nin sekiz çocuğundan beşi erkektir ve adları Şeyh Ahmed Baba, Ethem Baba, Baba Sultan, İbrahim ve Ali’dir. Kızların ikisinin adı bilinmez ise de, birisinin adı Hayrunnisa’dır ve bu kızı Eşrefoğlu Rumî ile evlenmiştir.

Anadolu’yu Moğolların kasıp kavurduğu yıllarda geri döndüğünü anladığımız Hacı Bayram Veli’nin, bu tarihlerde başıboş kalan göçebe Türkmenlerin kanun bilmemesi ve Şeyh Bedrettin olayına rağmen; birleştirici bir güç olarak çaba gösterdiği görülmektedir.

Damadı Eşrefoğlu Rumi’nin yaşanılan dönemle ilgili tespit ettiği sıkıntılar şunlardır: Gerçek şeyhlerin kalmaması, Dervişlerin hallerinin değişmesi, Zamanın bozulması, Din âlimlerinin azalması, Yöneticilerin halka zulmetmeye başlaması, Hâkimlerin rüşvet yemeye başlaması, Şeyhlere itibarın azalması, Hâkimlerin ilme değil, ilmi kendilerine uydurmaya başlaması, tefsir ve hadislerin medresede okunmaz olması, Müderrislerin günaha dalması, Günah ve nifakın çoğalması, İtibarlarını kaybeden âlimlerin şeyhlik yapmaya ve bu yolla halkın malına göz dikmeye başlaması, Böyle sahte şeyhlerin bir kısım sufîlerin sözlerini ezberleyerek etrafında mürid toplamaya başlaması, Vaizlerin vaazlarını para toplama aracı yapması… gibi

Osmanlı merkezi otoritesinin yok olmasından kaynaklanan halkta baş gösteren manevi boşluğun, Hacı Bayram Veli tarikatının güçlenmesine katkı sağladığı değerlendirilmektedir. Hocası Aksarayi’nin ölümünden sonra Ankara’ya gelmiş ve Tasavvuf ile Melamilik etkisini kendi bakış açısı ile yorumlayarak, “Bayramiyye” adını alan kendi tarikatını kurmuştur. Hacı Bayram Veli’nin medrese tahsili görmüş olması, halk arasında hızlı bir şekilde örgütlenmesine katkı sağlamıştır.

Tarikatı’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun ortası sayılacak Ankara’da güçleniyor olması ve Anadolu’nun farklı yerlerinde Türkmenler arasında örgütlenmesi; 1421 yılında tahta yeni geçen Sultan II. Murad’ın dikkatinden kaçmamıştır. Bu nedenle Hacı Bayram Velî’yi soruşturmak amacıyla, o dönemin başkenti olan Edirne’deki sarayına çağırmıştır. Hacı Bayram Velî, 1421 yılının Temmuz ayında öğrencisi Akşemseddin ile birlikte Edirne’ye gittikleri sırada, Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan ve kardeşi Yazıcıoğlu Muhammed de Gelibolu’da aralarına katılmıştır.

Hacı Bayram Veli’nin II. Murad’ın yanına çağırmasından sonra, henüz çocuk olan Fatih’i gördüğü ve II. Murad’a İstanbul’un fethini müjdelediği rivayet edilir ki; bu bilgi de doğruluğu tartışılması gereken bir bilgi olmalıdır. Anadolu Beyliklerinin bir kısmının Timur’u desteklediği ve bu Türkmenlerin Fetret Dönemi’nden sonra kontrol altına alınmaya çalışıldığı şeklinde yorumlasak daha doğru olmalıdır. Hacı Bayram Veli’nin 1403 yılından hemen önce, (3 yıl önce)şeyh Aksarayi ile Şam’a gitmesi ve bu kadar büyük bir tarikat liderinin böylesi bir savaştan sonra “1403 yılında gelip Aksaray’da ortaya çıkması” ve Hac vazifesinden dönmüş olduğunun aktarılması pek akla uygun görünmemektedir. Çünkü bilindiği üzere Timur, 1401-1402 yıllarında Suriye’yi fethetmiştir ve oradan da Anadolu’ya yönelmiştir. Hacı Bayram Veli’nin de hocası ile aynı yolu izlediği görülmektedir, ancak Hacı Bayram Veli’nin Timur’un kasıp kavurduğu bir devirdeki gezisi rivayet edilenlerle alakalı olmasa gerekir. 1421 yılında, yani Osmanlı otoritesinin tekrar kurulduğu bir tarihte başkente çağırılması da, bununla ilgili olmalıdır. Tarihte belge olmadan konuşmak doğru olmasa da; Ak Şemseddin’in orada kalarak Fatih’in yetişmesinde emeğinin olması değil de, rehin bırakılmış olması daha sağlıklı bir yaklaşım olmalıdır. Kaldı ki Osmanlı İmparatorluğu, “Melamilik” gibi tarikatlara pek de sıcak bakmamaktadır. Osmanlı padişahlarının pek hoşlanmadığı Melamilik meşrebinde olan bir tarikatın ve Türkmenler arasında “örgütlendiği” için başkente çağırılan bir tarikatın II. Murad’ın şehzadesini yetiştirmesinin; “dinî” bir sakınca doğurmaması, eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Türkmenlerin savaşçı yapıları nedeniyle savaş eğitimi için “rehin” tutulmuş olması bizce daha mantıklı olmalıdır.

Aynı şekilde Tarikatın etkili olduğu yerler de; Ankara merkez olmak üzere doğuda Darende, batıda Gelibolu, kuzeyde Çorum, güneyde Karaman’a kadar olan bölgedir ve Türkmenlerin yoğunlukta olduğu bölgedir. Bu bölgelerde Karamanoğulları’nın etkisi de bilinmektedir. Hacı Bayram Veli’nin Anadolu’ya en önemli katkısının, yerleşik hayatı teşvik edecek yaklaşımları ve imece(yardımlaşma) usulünü getirmesi olarak değerlendirmektedir. Şiirlerini Türkçe ve hece vezni ile yazmış olması da, Osmanlı imparatorluğundaki hâkim düşünceden çok Karamanoğulları ya da Türkmencilik düşüncesinde olduğuna yorumlanmalıdır.

Hacı Bayram Veli hakkında Yrd. Doç. Dr. Hamdi Kızıler’in makalesi ne ek olarak şu hususları eklemek gerekirse;

Evliya Çelebi şöyle der; “… Anadolu’da Bayramîler, Şeyh Hamza ve Şeyh İdris’ten beri Hamzavî adını almışlardır. Bunca şeyhleri öldürülüp kırılmış oldular. Giyimlerinde hırka ve külâh alâmetleri yoktur. Tanrı kanununa aykırı bir halleri yokken suçlandılar. Bir alay ciğeri yanık dervişlerdir.”(Atsız, 1971: 226) ifadesi ile Hacı Bayram’ın Melamilik yolunda olduğunu belirtir ve giyimleri ile ilgili aktardığı bilgi ile de, giyimlerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki şeyhlerin giyiminden farklı olduğunu ifade etmektedir. Giyimlerinin nasıl olduğu hususunda bilgi vermese de, “Ankara Kalesi’nin At Pazarı’na (batıya) bakan kapısında; eski kahramanların gürzleri, hayretle bakılacak balık kemikleri ve nice acayip şeyler asılı olduğunu belirtir.”(aynı eser s.225) Evliya Çelebinin “acaip şeyler” ifadesi, muhtemeldir ki eski Türk dini Türk Şamanizmi inancından kalma tasvir ve ongunlardır. Bizi bu düşünceye götüren nedenlerimizin ilki, “hayretle bakılacak balık kemikleri” ifadesidir. I. Alaaddin Keykubad’ın, Beyşehir gölü kenarındaki Kubad Abad Sarayı harabelerindeki çinilerde yer alan bağdaş kurup elinde balık tutan insan figürlerindeki kişi; Prof. K. Otto Dorn’a göre Alaaddin Keykubad’dır.(Yetkin, 1972: 160; Büyükçanga, 2006 25) Konya Karatay Müzesinde yer alan görsel:1’deki figür; Çaycı tarafından İslam astrolojisindeki Balık Burcu’na gönderme yapıldığı şeklinde yorumlanmıştır. (Çaycı, 2002: 58; Büyükçanga, 2006: 77) Bizce bu yorumlama hatalı olmalıdır.

 

Görsel: 1

Görselin başının çevresinde bulunan daire şekli de hale olarak yorumlanmıştır ve bu yorum da hatalı olmalıdır. Görselden de anlaşılacağı üzere her iki balığın başlarının renkleri birbirinden farklıdır ve daire olduğu düşünülen figür, kaftanın ayak kısmına kadar devam eden birleşme noktaları(beyaz/ak kısım) ile bir bütün olarak değerlendirildiğinde; bu figürün, Şaman davullarında da gördüğümüz Türk Şamanizmi inancındaki yaşam ağacı figürünü andırdığı görülecektir. Altta kalan nar ya da haşhaş olduğu değerlendirilen figürde trans hâline geçildiğini, teta dalga boyutuna ulaşıldığını simgelemektedir. Seramiklerdeki figür, Klasik Selçuklu motiflerinden 8 köşeli bir yıldız figürünün içerisindedir ki; 4 ana yön ve 4 ara yönü simgelemektedir, aynı zamanda “dünyanın dört köşesi” tanımına iç içe girmiş iki dört köşenin; yani 8 köşenin aynı merkezi işaret ettiğinin yansımasıdır. Bu sekiz yöne bir de merkez dâhil olduğunda, Türk Şamanizmi’ndeki 9 kutsal sayısı elde edilmektedir. Türk inanç sistemindeki 9 tuğlu sancak da bu 8 yön ve merkezi ifade etmiş olmalıdır. Burada da merkezde oturan figür, “Alaaddin Keykubad”, Tanrısal bir mesajın merkezinde olduğunu ifade etmektedir. Ak renkli kısım da, Ak rengin kutsallığı ile ilgili olmalıdır. (Hacı Bayram Veli’nin öğrencisi Akşemseddin’in; Fatih’in yetiştirilmesi ve İstanbul’un fethi sırasında yanında bulunan Akbıyık’ın ismindeki “Ak” adının ve şeyhi Aksarayi’nin adındaki bütün bu “Ak” adının Altay/Sibirya destanlarındaki kutsallığın sembolü “Ak” ile mutlaka bir ilgisi olmalıdır.) Figürün sağa dönmesi de yine Türk inanç sistemindeki sağ tarafın üstünlüğü ile ilgili bir anlam olmalı ve balıkların kola temas etmemesi de, onların elde tutulmaktan ziyade; denge sağladıkları, yani merkezi iki taraftan baskılayarak dengesini sağladıklarını ifade etmiş olmalıdır.

Bizim tespitimizi destekleyen en önemli delilimiz, Ögel’in Versitskiy’den aktardığı şu destandır;

“ Tanrı Ülgen durmamış, ayrı vermiş salık,

“ Bu dünyanın yanına, yaratılmış üç balık.

“ Bu büyük balıkların, üstüne dünya konmuş,

“ Balıklar çok büyükmüş, dünyaya destek olmuş.

“ Dünyanın yanlarına, iki de balık konmuş,

“ Dünya gezer olmamış, bir yerde kalıp donmuş

“ Bir başka balık ise, yere gerilmiş imiş/ Kapkaranlık kuzeye, başı çevrilmiş imiş/ “ Ortadaki balığın başı tam kuzeydeymiş/ Tufan hemen başlarmış yönü az değişseymiş/ Onun başı her zaman, tam yönle durmalıymış/ Bu yön hiç değişmeden, kuzeyde olmalıymış/ Onun başı az düşse, tufanlar başlar imiş/ Tufanla taşan sular, dünyayı kaplar imiş/ Başı zincirler ile, bu yüzden bağlanmıştı/ Başın oynamaması, bu yolla sağlanmıştı/ Zincirler bağlanmışmış, ortadaki direğe/ Balık nolur, ne olmaz, kımıldamasın diye!/ Tanrı balık işini, verdi Mandı-Şire’ye/ Mandı-Şire düzeltti, başı dönse nereye…(Ögel, 2003: 433-434) Altay Yaratılış destanında görüldüğü üzere, balıkların kafası yukarı bakmaktadır ve balıklar elde tutulmaktan çok merkezde oturduğunu değerlendirdiğimiz Keykubad tarafından; evrenin dengesini kontrol ettiğini ifade etmektedir ve 9. yön, yani evrenin merkezinde kendisinin olduğunu ifade etmiş olmalıdır. Bu bakış açısıyla, kendisinin bütün dengeleri bozabileceğini ifade etmektedir. Bu anlamda ikinci delilimiz; Evliya Çelebi’nin aktardığı bilgiye göre Ankara kalesinin kapısında asılı olan bu balık ongunu olmalıdır. Çünkü yazarın belirttiği gibi kalenin batı kapısındadır(*en eski devirlerde doğu yönü daha kutsal iken, sonraları batı daha kutsal olmuştur) ve kale kapısında eski kahramanların gürzlerinin olması, bize bereketten ziyade koruculuk ya da denge unsuru olması nedeniyle oraya asıldığını anlamamızı sağlamaktadır. Angara adı ile ilgili farklı rivayetler mevcut ise de, Angara isimli Sibirya’da yer alan Türk bölgesi ile bir ilgisinin olduğu açıktır.

Hacı Bayram Veli ile ilgili bütün bu söylentileri ve sonradan “yakıştırıldığını” değerlendirebileceğimiz rivayetleri bir kenara koyacak olur ve Hacı Bayram Veli camii içerisindeki motifleri incelersek(*kendi incelemelerim), yukarıda Kubat Abad Sarayı’nda görülen motifler ve Türk Şamanizmi izleri ile bezenmiştir. Elbette bu süslemelerin bir kısmı sonradan eklenmiş olsa da ana motifler 8 sayısı ve merkezin dâhil olduğu 9’lu sistemdir ki bunlar şunlardır;“8 adet avize ve bir adet de merkezde bulunan en büyük avize bulunmaktadır.(Görsel:2) Bu avizenin tam altında daire deseni vardır ve orası camiinin altında yer alan “çile hane/halvet hane” odasının tam üzerindedir. Camiinin içerisinde görseldeki yaşam ağacı figürü(Görsel:3), Türk Şamanizmi’nden kalma bir figürdür. Ankara kalesinde de var olduğunu Evliye Çelebi’den öğrendiğimiz balık figürü, o dönemde Türk Şamanizmi izlerinin Ankara’da hâlen derin bir varlığını göstermektedir.

 

Görsel: 2 Görsel: 3

Sonuç olarak Hacı Bayram Veli’nin oğullarına vermiş olduğu “Baba” isimleri, halifelerinin birçoğunun adında bulunan “Baba” isimleri, şeyhi Aksarayi’nin “Ak” ve “Somuncu Baba” adındaki “Baba” isimleri, Akşemseddin ve Akbıyık’ın adları, Timur’un Anadolu’ya gelmesinden hemen önce Bursa’dan “ayrılmaları” ve Şam’a gitmeleri; aynı esnada Timur’un Orta Asya’dan gelerek Suriye’yi fethetmiş olması ve Ankara savaşından sonra ortaya çıkarak Türkmenlerin en yoğun olduğu Aksaray’a yerleşmeleri, kendi yaşadığı dönemde yaptırdığı camii ve içerisindeki motifler, aynı zamanda Evliya Çelebi’nin aktardıkları bilgilerden Türk Şamanizmi’nden kalma olduğunu değerlendirdiğimiz motifler bir arada değerlendirildiğinde; Hacı Bayram Veli’nin hayatının anlatılanlara ya da “sonradan rivayet edilenlere” pek yakın olmadığı ve hatta ilk başlarda (*belki saraya çağrıldığı ana kadar)Sünni Müslüman Derviş tipine de çok yakın durmadığını ortaya sürmüş olsak yanılmış olmayız. Kaman Afşaroğlu

Kaynaklar:

ATSIZ, H. Nihal (1971), Evliye Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, Ötüken Neşriyat, İstanbul

BÜYÜKÇANGA (EREN), H. Hilal(2006), Anadolu Selçuklu Seramiklerinde Figürlerin Dili Ve Resim Eğitimi Açısından İncelenmesi, YÜKSEK LİSANS TEZİ, http://acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/7717/189136.pdf?sequence=1&isAllowed=y

EKİNCİ, Yusuf (2013), Hacı Bayram-ı Velî, Akçağ, Ankara

KIZILER, H . (2012). Osmanlılarda ilk yerel manevi olusum: Hacı Bayram Veli ve Bayramiyye ekolunun Anadolu’ya etkisi . OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi , 32 (32) , 67-80

ÖGEL, Bahaeddin (20303), Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu, Ankara

 

 

Yorumlar
Tüm Yorumlar
Yorumlar