BİLİMSEL OLARAK HİÇBİR ŞEY YOKTAN VAR OLAMAZ, VAR İKEN DE YOK OLAMAZ; YOKTAN VAR OLMA TEORİSİ ŞİMDİLİK SADECE TANRI’YA AİTTİR!

TÜRK ŞAMANİZMİ İNANCINA GÖRE TANRI, EVREN, RUH VE ENERJİ DÜŞÜNCESİ

Kaman Afşaroğlu

Özet:

Bu makalemizde madde, ruh ve Tanrı kavramlarını açıklamakla beraber; kendimizi daha önce pek açılmamış bir alanın içerisine çekiyoruz. Özetle bu makalede madde, ruh ve Tanrı kavramalarını Türk Şamanizmi inancı bakış açısıyla ve bir zincirin halkası gibi açıklamaya cesaret ediyoruz. Bizden sonra da bu konuları araştıracak olanlara yepyeni bir bakış açısı getireceğimize inanıyoruz. Bizim de görüşümüzde hatalarımız elbette vardır, ancak bilimin ilerlemesi de bu hatalarla beraber gerçekleşebileceğinden; hatalarımızın Türlük bilime olan sevgimiz ve çabamız nedeniyle hoş görülmesini dileriz.

Vahdeti Vücud ve Pantheism bir ve aynı anlamada kullanılmaktadır ve her iki düşüncenin temel görüşü “Evrenle Tanrı’nın aynı şey olduğudur”, ancak önemli bir yanılgı bulunmaktadır; bu iki görüş arasındaki önemli fark şu şekilde açıklanmaktadır; “İsmail Fenniefendi bu esaslı farkı belirtmiş, İbn Arabî çığırını Batı’nın bu tek pantheisme’inden ayırmak için, ona panentheisme demişti. İsmail Hakkı İzmirliye göre “Vahdet-i vücut’ta Tabiat Tanrıda olduğu halde, pantheisme’de Tanrı Tabiattadır. İki çığır arasındaki bu temelli ayrılık birincisinin Tanrıyı Tabiatla açıklayan bir sistem olduğu halde, İkincisi’nin tersine, Tabiatı Tanrı ile, Tanrının görünmez güçlerine, akıl erdirilmez sırlarına göre açıklayan “gaybî” bir felsefe olmasına sebep olur.”(Ülken- Spinoza- Etika, önsöz s.10) Yani birisinde Tanrı’dan doğaya doğru bir açıklama var iken, ikincisinde eşsiz bir doğadan Tanrı’yı açıklama düşüncesi vardır.

Varlık felsefesi, Tanrı ve evren düşüncesini ilk sorgulayan düşünürün Aristoteles olduğu ileri sürülmektedir ve bu düşünce daha sonra Türk (İslam) bilgini İbn Sînâ tarafından “İlahiyat” olarak isimlendirilmiştir. Günümüzde Türkiye’sinde her ne kadar ilahiyat kavramı “Sünni Emevi” tarikatına dönüşmüş olsa da, ortaya çıkış amacı varlık felsefesidir. Aristoteles tarafından metafizik olarak adlandırılan bu alan, İbn Sînâ tarafından “Mâ Ba’de’t-Tabî’a(mâ-ba’d: sonra, tabî’a: tabiat, yani tabiattan sonra) olarak adlandırılmıştır.(Özden, 2018:32)

Enerjinin Korunumu Yasasası:

Bilindiği üzere evrende toplam bir enerji vardır. Bu enerji; kaybolmayan, uçmayan, yok olmayan, bir miktar kontrol edilebilen ve kullanılabilen boyuttadır. Bu enerji yoktan var edilemez, varsa da yok edilemez. Enerji sadece form değiştirir.(Çamdalı, 2012: 215)Bizi ilgilendiren kısmı ise modern bilimin daha çok kuantum fiziği dediğimiz alanıdır ve evrenin en gizemli bölümüdür. İnsan ömrü ise,  var olduğu günden bu yana evrenin “gizli” olduğunu düşündüğü sırlarını aramakla geçmiştir. Einstein’e göre; “insan bütünün bir parçasıdır, insanın eylem ve iradesi bütün gözlemin içindedir. Bu nedenle her hâlükârda sonucu etkileyen bizim davranışlarımızdır.” Evrenin gizlerini arama elbette bilimin ışığında olmuştur Aristoteles, Eukleides, Batlamyus,  Fergânî, El-Cezerî, Fârâbî-et Türkî, El- Bîrûnî, İbn-i Sina, Giardano Bruno, Kepler, Newton ve Albert Einstein; aslında hepsinin yaptığı; bir diğerinin ortaya attığı tezin bir kısmını çürütmek olmuştur. Ortaya ise Türk’ün “Tanrı” diye adlandırdığı bir “Gök” ve binlerce yıldır onu anlamaya çalışan bilim adamlarının çabaları çıkmıştır. Ortada toplam bir bilgi birikimi vardır, her gelen aynı bilgileri alıp işlemiştir ve eksik gördüğü ya da yanlış gördüğü yanların doğrusunu bilimsel olarak ortaya koymuştur. Yunan, Mısır, Arap, Fars, Çin ve Türk medeniyetleri; bilim tarihinde, hep birbirini tamamlayarak ilerlemiştir. Bilim de zaten böyle ilerlemek zorundadır. Bir kısmı, bu sistemi “Büyük Yaratıcı” ile mümkün olabileceğini savunmuş; bir kısmı ise aksini savunmuştur ve bunu “teklik noktası” olarak adlandırmıştır. Biz de bu makalemizde yukarıda saymış olduğumuz bilgileri Türk Şamanizmi İnancı’nın bakış açısıyla açıklamaya çalışacağız

Giriş:

Denge”, sözcüğünün anlamı TDK’ya göre; fizik yasalarına göre: birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hâli.(Bk. TDK) Yani aynı güçte olanların değil, birbirinden bağımsız güçlerin; birbirlerinin hareketlerini durduracak oranda birbirlerine güç uygulamalarıdır.

Dünyanın en iyi nöroloji uzmanı, bir ortopedist kadar ortopediden anlayamaz. Dünyanın en iyi astrofizikçisi de psikolojiyi, psikoloji uzmanı kadar bilemez. Hele ki psikoloji, diğer tıp dalları gibi gözle görülen bir analiz imkânı tanımaz. Örneğin ortopedist daha şanslıdır, çünkü gözlemleyebileceği bir kırık vardır. Psikologlar ya da sağaltımcılar(terapistler) için de belki bazı veriler vardır, ancak orada biraz daha tecrübe ve deneyim gerekir.

 Bu nedenle metafizik alanının en önemli sorularından birisi Tanrı ve Ruh var mıdır, yok mudur? Sorusunun cevabı da elbette Türk Şamanizmi inancının içerisinde olmalıdır.

Bu iki soruyu düşünürler binlerce yıl araştırmış, ciltler dolusu makaleler ve kitaplar yazmıştır ve sanırım evrende; Tanrının varlığı meselesi kadar çok sorulan bir soru ve bir o kadar da cevabı olan bir konu yoktur. O hâlde Türk Şamanizmi açısından Tanrı ve ruh konusu nedir?

Türk Şamanizmi inancı bağlamında genellikle birbirine karıştırılan hayat kaynaklarından olan, “Ruh ve Öz” kavramları üzerine bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.

Ruh sözcüğünün kökenini inceleyecek olursak “Rûh”; dinlerin ve dinci felsefelerin insanda vücuttan ayrı bir varlık olarak kabul ettiği öz, tin, can kuşu; olarak karşımıza çıkmaktadır.  “Öz” sözcüğümüz ise; bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, iç, nefis, derun, varoluş karşıtı” şeklindedir. (Bkz. TDK sözlük)

Kâşgarlı ise, şu madde başları ile açıklamaktadır

“Öz: Öz,kendi nefs. Şu parça dahi gelmiştir.

Körklüğ tonuğ özünğge

Tatlığ aşığ adhınka

Tutgıl konuk agırlığ

Yadhsun çawınğ budhunka. “İyi elbiseyi kendine, tatlı aşı başkasına, konuğu ağırla, ününü herkese yaysın”. (iyi elbiseyi kendin giy, tatlı yemekten başkasına hisse ayır, konuğu ağırla, ta ki ününü herkese yaysın)

Öz: öz konıkı: göğdenin içinde kımıldayan nesne, ruh. Şu parça dahi gelmiştir.

Bardı közüm yarukı

Aldı özüm konukı

Kanda erinç kanıkı

Emdi udhın udhgarur. “Gözümün nuru gitti, canımı aldı. Nerede o dileğine eren? Şimdi beni uykudan uyandırır. (Göz bebeğim gitti onun gitmesiyle ruhum da birlikte gitti. Şimdi o nerededir? Gözüme uyku girmiyor.)

Divanü Lûgat-it Türk’te “Özük”: Kadınlara verilen lakap, altın gibi temiz ruhlu kadın “altun özük” denir; çünkü iri taneli inciye “erdini” denir. Bu kelimenin “d” harfi “t” den çevrilmiştir. Bu lakap çiğil kadınları için söylenir. Aslı “nefs” anlatan “öz” kelimesinden alınmış ve “kef” harfi o şeyin aynısı olduğunu anlatmak için getirilmiştir. “Ol erni ök keldür” denir ki “o adamın kendisini getir” demektir. Tok ve kalın söylenen kelimelerde “ök” yerine “ok” kullanılır. (DLT, Atalay 2018) şeklindedir.

Altay düşüncesinde Türk ve Moğollar’a göre “ruh”u yaşayan; yani insan, hayvan, bitki, rüzgâr, orman, yıldız, taş ve insan elinin ürettiği, sanat eseri, tüm bunların hepsine hayat veren ve çoğunlukla görünmeyen kuvvet olarak nitelendirebiliriz. Bu ruh, fiziksel olarak beden gibi vardır ve fizik bedenle birlikte yaşayıp gider. Eğer ki fizik beden ölürse ya da ruh kendi başına bedenden ayrılıp başka yerde yaşamak isterse, o canlıyı hasta eder. Eğer canlı ölmüşse ruh bu defa tamamen serbest kalır. Ruhların oluşmadan önce nerede ve nasıl oldukları konusunda ne yazık ki yeterince açık bilgi bulunmamaktadır.(Roux, 2011: 131)

Ruhun bedenden ayrılması ise Türk Şamanizmine göre, onun kuşa ya da can kuşuna dönüşmesi ile mümkün olabilir. Bu nedenle edebiyatımızda canın kafeste bir kuş olarak düşünülmesi, Türk Şamanizmi inancının bir yansıması olmalıdır. Her canlının ruhu kendine göre bir yerinde gizlidir, insanın ki ise elbette kafese benzeyen tek yerimiz olan göğüs kafesinde düşünülmüştür. İnsan canının yeri ile ilgili, beyin ya da kalp merkez tayin edilse de; Türk milleti kuş olarak hayal etmiş olduğu canı, kafeste bulunan yürek ya da diğer adı kalpte hayal etmiştir.

Ruh, yukarıda belirttiğimiz gibi biraz yaramazdır ve hemen kaçmak ister. Ruhun bedene yaptığı kötülüğü, insana düşmanı yapmaz! Tıpkı her an kavga eden karı koca gibi ruh ve beden didişip dururlar, o der “benim dediğim olacak”; öbürü der “ben böyle istiyorum”. Aklını kullanan insan, her ikisini birlikte kullanmayı öğrenir. Aslında gözümüzü gökyüzüne diktiğimizde, orada da bunun olduğunu görürüz. Gökyüzündekiler de didişip dururlar, Merkür der dünyayı ben etkileyeceğim; Mars der ben etkileyeceğim. Astroloji ve Astronomi bunu takip etmez mi? Bununla ilgili Yusuf Has Hâcib’in şu beytini hatırlamak gerekir, “Bularda birisi birine yağı. Yağıka yağı ıtdı kesti çoğu. Çeviri: Bunlarında birisi birine düşman. Düşmana düşman gönderdi azalttı çoğu(Afşaroğlu, 2021: S.3, s.7). Aslında Yusus HasHâcib’in bu benzetmesini beyin ve ruh içinde kullanmayı uygun buluyorum ve Tanrı’nın bu iki kuvveti doğru zamanda doğru şekilde kullanmayı bilen insanların, mutlak başarıya ulaşacaklarına inanmaktayım. Yukarıda denge kavramını açıklamaktaki amacımızda burada ortaya çıkmaktadır ki, her iki kuvvetin gücünü birbirinden ayrı görsek de; birbirini dengeleyecek kadar birbirine kuvvet uygulamaları sayesinde, insani dengemizi sağlamış olmaktayız. Bunu Türk tarihinde en iyi uygulayan kişiler Türk Kamanlardır, yani ruhlarla irtibat kurması gerektiği zaman ruh yanını kullanan; aklı kullanmak gerektiğinde aklı kullanmak ve insani dengeyi sağlamak gerekmektedir. Sadece ruh hâli ile hareket eden kişiler nasıl ki anormal davranışlar sergilemek durumunda kalırsa, sadece akıl ya da mantıkla hareket eden kişiler de aynı duruma düşmektedirler. İşte bu nedenle yukarıda Kamanlar ve akıl hastalarını bu noktada ayırmıştık. Çünkü Kamanlar kendi istedikleri zaman o dünyaya giren ve tekrar geri çıkabilen kişiler olarak adlandırmıştık.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, insanın ruhuna etki eden en önemli etmen gökyüzüdür. Descartes’in insanın beynin arkasında bir yerde dediği etkileşimi harekete geçiren şey, gökyüzünün etkisidir. (Descartes, 1992: 48)

Tarde’ye göre de “Monadlar, kendi içlerine kapalı olduklarından dolayı birbirlerini etkileyemezler. Ancak her monad, kendine göre, evrenin bütününü kendisinde taşır. Her monad, evrenin bir aynasıdır. Bundan dolayı, monadla âlem arasında bir bağlantı bulunur. Her monadın özünde öteki monadların her biri temsil edilmektedir. O halde, özü bakımından her monad, çokluk içinde bir birliktir. Çokluğun birlik haline gelmesini sağlayan da tasarımdır. Monadlar tasarımlayan kuvvettirler ve tasarımlarının konusu da evrendir. Monadlar, aralarında yalnız tasarımlarının açık ve seçik olması bakımından sıralanırlar. Bu sıralamanın bir ucunda tasarımları açık seçik olmayan, diğer ucunda tasarımları açık ve seçik olan monadlar bulunur. Monadların sıra düzeninde en aşağıda bulunanı karışık tasarımlı ve pasif olan maddedir, en yukarıda bulunanı da Tanrı’dır. En yüksek monadın bütün tasarımları tam bir açık ve seçikliktedir. Bundan dolayı Tanrı, mutlak etkinliğin kendisidir…

Descartes ise yer kaplamayı maddenin özü durumuna getirmiştir. Çünkü onun açıklamaları matematiğe dayanmaktadır. Bunun aksine atomcular, maddeyi aralarında boşluklar bırakan çok küçük ve bölünmez parçalara ayırarak açıklamalarını mekaniğe dayandırmaktadırlar. Bu durumda Descartes’a göre, madde sürekli, atomcular da ise, kesintili bir şekilde tanımlanmaktadır…

Leibniz’e göre, varlığın kökeninde monad denen cevherler bulunur. Monad basit bir tözdür, yaratılmıştır ve bütün monadlar birbirinden ayrıdırlar…” (Dölek, 2010: 215-225)

 Bu düşünce, büyük Türk bilgini Yunus Emre’nin “Ölürse ten ölür, can ölesi değildir”(Timurtaş, ?: 97) dediği düşünce ile aynı doğrultudadır. Türk Kamanlar da tasavvuf anlayışının en eski öncüleri olduklarından, “ruhun ölümsüz olduğunu savunmuşlardır”. Bize göre de ruh, ölümsüz olmak zorundadır. Aşağıda bu konu ayrıntılı olarak açıklanacaktır. 

Ruh’un var olmak zorunda olduğu tezimize dönecek olursak, “Zira biliyoruz ki makinalar tarafından kullanılan güçler, ham maddelerine göre çok daha az değişmiş olarak çıkarlar. Bunun sonucu olarak, eğer istek ve inanç güç iseler, zihinsel belirtilerimizin içinde bedenden çıktıklarında, molekül yapışıklığı veya moleküler yakınlık açısından girişteki durumlarından pek fazla farklılaşmamaları muhtemeldir.(Tarde, 2013: 44) Yani Türkçesi “katranı kaynatsan vermez ki şeker.” Evet, az yukarıda büyük sosyolog Tarde’nin yapmış olduğu bilimsel tanımın; Türk’ün keskin zekâsındaki karşılığı budur! Yani ne kadar kaynatırsan kaynat, özünde olmayan bir özelliği hiçbir maddeden elde edemezsin!

Tartışma:

Aristo’ya göre “Tanrı, her şeyin bir nedenidir ve bir ilkedir.”(983 a, Aslan, 154) Yani Tanrı’nın var kabul edilmesi bir ilkedir ve yaratılmış bütün evrenin nedeni olmalıdır. Bu matematik kanunu ile açıklanacak olursa, üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece kabul edilmesi bir ilkedir ve o ilkeden birleştirilmiş iki ikizkenar üçgenin bir kareye dönüşmesi nedeniyle; karenin iç açıları toplamı 360 derece etmek zorundadır. En başta bu kabullenmeyi yaptıktan sonra, artık üçgene dair yasaları sıralayabilmekteyiz. Bize bunu sağlayan en başta yaptığımız kabullenmedir.

Devamında “Şeylerin ya ilineksel bir anlamda veya kendi özleri bakımından var oldukları söylendiğini belirtir. (a.g.e. 7.Bölüm) Burada özetle anlatılmak istenen herhangi bir varlığın adını kullanmak onun var olduğunu kabul etmek olduğunu ifade etmektedir.

Töz içini ise “Toprak, Ateş, Su ve bütün benzeri şeyler gibi basit cisimleri ve bütün varlıkları meydana getiren bölümleri ifade ettiğini açıklar. Sonra ise tözü ikiye ayırır a) en son dayanak, b) her maddenin yapısı ve formudur.(aynıyer)

İbn Sînâ’ya göre ise; evrendeki her şeyin bir tanımı olsa idi, tekil kavramların da ayrı tanımı olması gerekirdi. Yani her tekil kavram bir tekil kavramdan meydana gelmektedir, o da bir tekil kavramdan, sonra o da bir tekil kavramdan ve bu sonsuza kadar sürüp gidecektir. Bu nedenle en başta ilk bir tekil kavram var kabul edilmek zorundadır. (Özden, 2018, 37-38) Yani Bugünkü ifade ile büyük patlama teorisindeki “Teklik ya da Tekillik Noktası” kavramına ulaşmaktadır. İşte bu teklik noktası Tanrı’dır ve devamında ilk varlığın ortaya çıkmasını “boş bir uzayda aniden” ortaya çıktığını belirtir, yani bu teori de büyük patlama teorisi ile aynı anlamdadır; elbette bir farkla, İbn Sînâ’da ortaya çıkmanın adı “yaratma”dır ve bunu yapan da Tanrı’dır.(ayneyer)

Var olan her şey belirli ve gerektirilmiş tarzda Tanrının tabiatını ve özünü ifade eder (25. önermenin sonucu) yani (önerme 34), var olan her şey belirli ve gerektirilmiş bir tarzda her şeyin nedeni olan Tanrının gücünü ifade eder; buradan şu sonuç çıkar ki, var olan her şeyden zorunlu olarak bir eserin çıkması gerekir…(Spinoza, 2011, önerme 16, s.68)

Tanrının gücü kendi özüdür. Kanıtlama: Gerçekten, Tanrının özünün zorunluluğunun sonucu olarak, Tanrı (önerme 11) kendi kendisinin nedenidir ve her şeyin nedenidir (önerme 16 ve önerme sonucu 1); o hâlde her şeyi var ve etkin kılan ve kendisini var kılan Tanrının gücüdür ve onun kendi özüdür… (Spinoza, Önerme XXXIV)

Tanrının kudretinde olduğunu tasarladığımız her şey, zorunlu olarak vardır. Kanıtlama: Gerçekten Tanrının kudretinde bulunan her şey özünde o tarzda bulunur ki (önceki önerme), onun zorunlu bir sonucudur ve bundan dolayı da zorunlu olarak vardır.(Spinoza, Önerme XXXV: Spinoza, 2011, önerme 16, s.68)

İşte bu nedenle eğer ki Tanrı’nın var olduğunu reddeder ve aslında her şeyin bir enerjiden, maddenin özünden oluştuğunu var saysak dahi; bu maddenin özünün de yeryüzündeki bütün madde ve özlerle bir ilgisi olmak zorunda. Eğer Tanrıyı yok sayıp büyük patlama teorisini var saysak dahi, evrenin ilk oluşma anındaki patlamadan bugüne kadar devam eden bir evren anlayışını kabul etmek durumundayız. Aynı şekilde maddenin ilk oluştuğu andan bu yana, evrenin enerjiden meydana geldiğini kabul etmek durumunda da ilk patlamada var olan her şey şimdide vardır. Evreni kapalı bir deney tüpü var sayarsak, evrenin içerisinde var olan herhangi bir şeyin kaybolma ihtimali yoktur.  Enerjinin korunması yasası gereği de sadece form değiştirmek zorundadır. Yani buz, su, buhar ve sonra tekrar su, buz döngüsünde olduğu gibi.

Spinoza’nın Tanrı ve Töz Tanımı ise: Özü varlığın kendisini kuşatan, kendi kendisinin nedeni olan ve kendi kendini hiçbir şeyin yardımı olmaksızın tasarlayabilen şeyin adı cevherdir ya da Türkçesi “töz”dür. (Spinoza, 2013: 31) şeklinde açıklamaktadır

Evrenin açıklanmasında önce töz kavramını açıklar ve devamında “Mutlak olarak sonsuz bir varlığa, yani sonsuz sıfatları olup başsız ve sonsuz (ezeli) özü bu sonsuz sıfatlarında her biriyle ifade edilmiş olan cevhere Tanrı diyorum.” şeklinde açıklar. (aynıyer s.32)

Aksiyom II’de ise, “başka bir şey aracılığı ile tasarlanmayan şeyin (per aliud), kendisinde tasarlanması gerekmektedir” der. (aynı yer s.33).  Bu şeklinde Tanrı’nın ve tözün kendisini yaratmak zorunda olduğu sonucuna ulaşır.

İbn Sînâ da benzer bir yaklaşımla, mikrobun varlığını şu şekilde ileri sürmüştür “her hastalığı yapan bir kurttur, ancak ne yazık ki elimizde onu görecek bir alet yoktur”(Özden,2018:11) demiştir ve aradan geçen uzun zaman onu haklı çıkarmıştır. Burada yeteri kadar incelenmiş bütün hastalıkların, mutlaka bir nedene –kurta- bağlı olması nedeniyle, varlıklarını görmediği hâlde, mikrobun varlığını doğru tespit etmiştir. Bu yöntem şimdilerde gökyüzündeki bazı galaksiler ya da yıldızlar için içinde kullanılmaktadır.  

Önerme:

Bize göre de matematiksel olarak hiçbir şey sıfır iken bir olamayacağına göre, fiziksel olarak duran bir şeyin hareket etmesi için minimum enerjinin gerekmesi gerektiği için ya da fiziksel olarak hiçbir şey yoktan var olamayacağına göre; Tanrı var kabul edilmek zorundadır. Burada bir bilimsel kabullenme yasası geçerli olmak zorundadır. Bir şey ya vardır, ya da yoktur; bir şeyin var olabilmesi için onu yaratacak, onu meydana getirecek bir özün olması gerekmektedir. Tıpkı yoğurt yapmak için süte ihtiyaç olması gibi, ekmek yapmak için una ihtiyacı olması gibi, bu zorunlu bir yasadır. Yoktan var olma yasası Tanrıdan başka bir yasa için geçerli olamaz. Enerji de olsa, cevher de olsa, büyük patlama da olsa bu yasa geçerlidir. En büyük yanılgılardan biri de Büyük patlama teorisidir ki; sonsuz olan bir şey neden ve nerede patlasın, ona patlama gücünü hiç yoktan ne versin? Patlayacak olan aşırı sıcak ve yoğun hâldeki “tekillik noktasını”, evrenin oluşması ile ilgili kabul edilebilir bir teori olarak görmek ve bunu kabul etmek; Tanrı teorisine eş değerdir. Yani burada yeni bir şey yoktur, bu sadece Tanrı’nın adını değiştirmektir; modern bilim büyük patlama teorisi ile, Tanrı’nın adını “Teklik Noktası” yapmıştır ki; zaten bu da yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere yeni bir şey değildir. İbn Sînâ’da teklik noktasını tarif etmiştir. Bilimin böylesi önemli bir konuyu, pek de öteye götürmemiş bir görünüme büründürmüştür. Yani yeni teorinin bir öncekini çürütecek önemli bir yaklaşımının olması gerekirken, burada sadece adını değiştirdikleri bir tanımdan başka bir şey ortaya çıkmamıştır. Bize göre en başta var kabul edilen şeyin Tanrı, teklik noktası, öz ya da ilk gibi adlarla isimlendirilmesi; çok da önemsenecek bir konu olmasa gerekir. Burada evrenin genişleme teorisini de yorumlamamız gerekmektedir, ancak bu kısım biraz aşağıda açıklanacaktır.

Tanrının birliği ise yeryüzünde belki de en eski Türkler tarafından bütün dünyaya yayılmıştır. Radloff en Eski Türk Yazıtları(Orkun, Göktürk Yazıtları) dikkatlice incelenirse, Tanrının tek olduğuna inanıldığını ve 10. yüzyılın ilk çeyreğinde Oğuzların arasına seyahat eden İbn Fadlan’ın Oğuzların “bir tanrı” dediklerini belirtir. Fadlan’a göre “Oğuzlardan biri zorluk görür yahut hoşuna gitmeyen bir işle karşılaşırsa, başını göğe kaldırarak “bir tanrı” demektedir ki, “Allah bir demektir” şeklinde açıklar. (Radloff, 2008: 218-219; İnan, 1986: 26-27) Tanrının tek ve ilk olması, Türkler için yeni bir düşünce değildir ve bütün veriler birlikte değerlendirildiğinde çok çok önemli bir tespit olmak zorundadır.

             Önerme: Her şey bir birinin, Tanrı’nın ve doğanın benzeridir.

Kanıtlama:

Biz burada ilk defa olarak yeni bir bakış açısı açıyoruz ve gözümüzü gökyüzüne çeviriyoruz. “Yıldırımlar, şimşekli fırtınalarla oluşan elektriksel boşalmalardır. Bulut içerisinde yeterince elektriksel yük ayrışması oluştuktan sonra potansiyel farkdan dolayı havanın delinmesi kolaylaşır ve belli bir elektik alan değerinden sonra delinme gerçekleşir ve hava içerisinde iletken bir kanal oluşur. Oluşan iletken kanal boyunca elektriksel boşalmalar gerçekleşir”. (https://polen.itu.edu.tr/bitstream/11527/1401/1/3366.pdf)

Özetleyecek olursak yeryüzünde, yani toprakta sonsuz elektrik vardır ve toprak doğası gereği iletkendir. Gökyüzünde bulutların içerisinde bulanan moleküllerin ya da havanın sürtünmesinden dolayı elektrik ortaya çıkmaktadır. Tıpkı suyun doğası gereği yeryüzünde gidebileceği en alt noktaya gitmesi gibi ya da yoğunluğu en ağır olan havanın yere en yakın olması gibi elektrik de –yer çekimi ile ilgili olmalıdır- sonsuz elektrik yüklü toprağa akma eğilimdedir. Çünkü bulutun yere en yakın yerinden düşmektedir.

Hava normal şartlarda iletken olmamasına rağmen, bulutlar içerisinde yoğunlaşan elektrik yükü nedeniyle havadan yere eksi ve artı bir kanal oluşmak zorundadır. Çünkü yeryüzü sonsuz elektriğin bulunduğu bir yapıdadır ve bu yapı yer çekimi ya da yerin elektro manyetik yapısı nedeniyle bu boşaltımı gerçekleşmektedir. Yıldırımın oluşması için en önemli hususlardan birisi, bulutlardaki elektrik yükünün yeryüzüne inebilmesi ve sonsuz eksi ya da artı ile buluşabilmesi için hava direncini kırmak zorunda olmasıdır.

Enerji de tıpkı su, rüzgâr gibi bir akışkandır ve en kolay(dirençsiz) yolu seçerek ilerlemektedir. Örneğin bir suyu eğimli bir yerden bıraktığınızda önüne çıkan taşların çevresinden dolanarak ve bulduğu yarıklara dolarak gider. Yıldırım da bir akışkandır ve o da tıpkı bir damar gibi hava direncinin en kolay, engelsiz olduğu yerden kendisine bir kanal oluşturur ve bu şekilde ilerler. İşte bu nedenle yıldırımlar ok gibi değil de, tıpkı bir damar gibi oluşmaktadır; bunun nedeni havanın farklı dirençler sergilemesidir.

Önerme: Tanrı’da bulunan her şey insanda da yoktur, ancak insanda bulunan her şey Tanrı’da vardır. O hâlde insan ve Tanrı arasında özlerinde yer alan ruh aracılığı ile iletişim kurulabilir.

Kanıtlama:

 İşte bu nedenle insan ise, yukarıda(önceki sayılarda) açıkladığımız gibi; Tanrıdan türemiştir ve Tanrıda bulunan bazı şeyler (örneğin ruh gibi) insanda da bulunmak zorundadır.

Tıpkı evimizin camında buharlaşarak oluşan su damlacıkları camın üst kısmında duramayacak kadar bir yoğunluğa ulaştığında harekete geçtiği ve camdan aşağıya doğru bir kanal oluşturarak ulaşabileceği en aşağı noktaya doğru aktığı gibi; ya da termodinamik yasası gereği ısınan havanın yukarı doğru hareket ettiğinde “termik” denilen bir kanal oluşturması gibi -kartallar ve paraşütçüler bu termik kanalını bulmaları hâlinde havanın yükselebildiği en yüksek noktaya kadar yükselmeleri gibi- ya da yukarıda elektriğin kendisine bir kanal oluşturup toprağa akması gibi; ruh da kendisi ile aynı öze sahip sonsuz bir enerji olan Tanrı ve ondan oluşan –gökte olduğuna inanılan- ruhlar ile kendine bir kanal oluşturmaktadır. Oluşturmak zorundadır. İşte bu kanallar aracılığı ile enerji ya da bilgi akışı gerçekleşmektedir.

Su buharının yükselmesi, suyun camdan akması ve elektriğin hava direncini kırmasında olduğu gibi; insan ruhunun da bir direnci vardır ve bu direnç kırılmadan bu kanal oluşmamaktadır. İşte bu Şamanlık eğitimi de, tasavvuftaki çilehane eğitimi de, Nirvana eğitimi de; insanın nefsinin, fizik bedeninin direncini kırmaktadır ve insanı özünde bulunan ruha ulaştırmaktadır; işte o zaman sonsuz enerji olan Tanrı ve ruhlarla bir kanal oluşturmaktadır ve bu kanal aracılığı ile iletişim kurulamaktadır.

Burada yıldırımda bulunan elektrik yükünün insana zarar vermemesi için binaların üzerine Franklin çubuğu denilen ince çubuklar konulmaktadır. Çünkü bilinmektedir ki bu akım her zaman vardır ve rastgele olması durumunda insana zarar vermektedir. Yamaç paraşütü yapan insanlar da genellikle bulundukları bölgede ısınan havanın(termiğin) sürekli olarak kendi kendine oluşturduğu ve göğe yükseldiği yerleri bilirler. Termik kanalı zorunlu olarak dümdüz arazideki en yüksek tepecik olmaktadır. İşte elektrik için ise, yapay tepecikler yapılmaktadır ve bu tepeciklerin adı Franklin Çubuğu’dur( bu çubuğun günümüzde yaygın adı paratonerdir, bu çubuklar elektrik akımını gökyüzünden kendisine çekmek için tasarlanmıştır.) Termikde de ısınan havanın yükselmesi, yerde bulunduğu direncini kırarak yükselmeye başladığı eşikte başlar ve buralar genelde düz arazideki en yüksek tepeceğin hava ile temas ettiği son noktadır.

O hâlde insan ruhu ve beyni de,  doğası gereği elektromanyetik bir dalga bulundurmaktadır. Bu onun doğasında vardır, günümüzde bu dalga kuantum enerjisi olarak adlandırılmaktadır. İşte yeryüzünde bulunan İslam için dervişte; tasavvuf ile ilgilendiği cami ya da dergâhlarının çilehane, halvethane olarak adlandırılan noktalarından bu kanalı oluşturabilmekte ve Tanrı ya da ruhlarla iletişime geçebilmektedir. Bunun herhangi bir din, öğreti ya da düşünce ile ilgisi yoktur. Bu Tanrının ve insanın doğasında olan bir enerjidir, sadece doğru yer ve doğru kanat hamleleri ile gökyüzüne yükselen paraşütçü gibi, bütün insanlar bu enerjiyi bilmekle bu bilgi akışı gerçekleşebilmektedir. Türk Şamanizmi’ne göne bunun gerçekleştiği yer yukarıda açıkladığımız gibi “kay-“ kökünden türemiş kayın ağaçlarıdır. Türk Şamanizmi’ndeki kayın ağaçları, İslamiyet’le birlikte çilehane hâline gelmiştir.

“Tam ve tipik şamanlık tekniği bir kozmik kuşaktan (bölgeden, kattan) ötekine, örneğin Yeryüzünden Gökyüzüne ya da Yeryüzünden Yeraltına, geçmekten ibarettir. Şaman bu düzeyler arasındaki sınırları aşmayı bilen adamdır. Kozmik kuşak veya düzeyler arasındaki iletişim ve ulaşımı mümkün kılan, Evrenin yapısıdır. Gerçekten de, az sonra göreceğimiz gibi, bu yapı biribirine bir orta eksenle bağlı üç kattan oluşmuş gibi tasarlanır. Üç Kozmos düzeyi arasındaki bağlaşıklık ve iletişimi dile getiren simgesellik oldukça karmaşık olup birtakım çelişkilerden arınmış da değildir. Zira bu simgeselliğin bir “tarihi” olmuştur ve simgesellik bu tarih boyunca birçok kez daha genç başka kozmolojik simgeselliklerle karışmış, onlardan etkilenmiş ve değişikliğe uğramıştır. Fakat bütün bu etkilenimler sonrasında bile temel şema hala saydamlığım yitirmemiştir: Evrende üst üste üç büyük katman veya bölge vardır; bunlar merkezlerinden geçen bir eksenle birbirlerine bağlı oldukları için de birinden ötekine geçilebilir. Doğal olarak bu eksen bir açıklıktan, bir “delikten” geçer; tanrılar yeryüzüne, ölüler de yer altına bu delikten geçerek inerler; esrik şamanın ruhu da göğe ve yeraltına yaptığı mistik yolculuklarda yine bu geçidi kullanır.”(Eliade, 2018: 325)

Eliade, bu kozmik bilginin temeli üzerinde yeterince durmasa da bize göre yukarıda açıkladığımız nedenlerden dolayı böyle bir “kanal/delik” olmak zorundadır.

Evrenin Genişlemesi:

Hubble’nin 1929 yılında galaksilerin birbirinden uzaklaştığını keşfettiğini ve bu uzaklaşma arttıkça, galaksilerin hızlarının arttığını; bunun nedeninin kütle çekimin etkisinin uzaklaşmaya bağlı olarak azalmasına bağlamaktadır. (Hawking, 2012: 48) Bu teori için balon üzerinde bulunan karıncaların, balonun şişirilmesi ile aralarındaki mesafenin genişlemesine benzetilmiştir. Bu teorideki en önemli soru, 13.8 milyar yıldır genişleyen sonsuz evrenin her açıdan genişlemesi, yani her tarafa düşmesi ve galaksilerin uzaklaştıkça hızlarının artması pek mantıklı olmasa gerekir. Oysa patlama anından itibaren aksine yavaşlaması gerekmektedir.

Teori: Evren bir sonsuz bir deniz gibi olmak zorundadır.

Kanıtlama: Evrendeki bütün galaksiler aslında bir kara delik olmalıdır. Çünkü denizde oluşan girdabın oluşumu; su içerisinde yer alan boşluklar, hava kabarcıklarının ani bir şekilde ve çok hızlı bir şekilde su ile dolmaya çalışmaları nedeniyle oluşmaktadır. girdabın merkezine doğru inildikçe hız azalmaktadır ve tıpkı Hubble’nin belirttiği gibi girdabın çapı genişlemek zorundadır. Aynı doğal olay hortumlar içinde geçerlidir, o hâlde evrenin dönmesi, galaksiler arası genişleme ve tıpkı girdabın merkezine inen su moleküllerinin hızının oluşan basınç farkı nedeniyle yavaşlaması gibidir; merkezden uzaklaşan galaksilerin de hızı yine basınç farkı nedeniyle artmak zorundadır. Bu nedenle Hubble’in belirttiği gibi kütle çekimin azalması ile değil, girdap hâlindeki evrende merkezden uzaklaşan su moleküllerinin hızlarının “akış rejimi yasası” gereği artması gerekmektedir. Bu nedenle gök, akışkan ve çöken bir karadelik şeklindedir. Çökmenin nedeni galaksilerin merkezinde yer alan boşluklar olmak zorundadır.

Ögel’in rahip Verbitsky’den aktardığı aşağıdaki Altay Yaratılış Destanı’nda da, bizim tezimize benzer bir düşünce vardır. Elbette binlerce yıllık gözlem neticesinde oluşmuş olmalıdır:

“Dünya bir deniz idi, ne gök vardı, ne bir yer.

Uçsuz, bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer

Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak

Uçuyor, arıyordu, katı bir yer, bir bucak…” (Ögel, 2014: 432) Bu destanın temelinde yatan düşünce de, gökyüzünün deniz olmasına benzetilmesi; tesadüfen oluşmuş bir destan olmamalıdır ve en derin gözlemler sonucunda bu yargıya varılmış olmalıdır.

“Bu konuda Votyaklarda,(Sibirya halkı, Başkurdistan civarı)) hastalıklara karşı yapılan bir büyü de şöyle seslenilmektedir: ”Yeryüzünün merkezinde dünyanın göbek deliği bulunur. Eğer onu oradan çıkartmayı başarabilirsen, bu hastanın canını da, kanını da al” Buradan da anlaşılacağı üzere, bu deliğin asla yok edilemeyeceğine dair olan inancın hâkim unsur olmasıdır. Yaradılışa ilişkin Orta Asya efsanelerinde, yeryüzünün bu noktadan (göbek deliği) başlayarak meydana geldiği ve gittikçe büyüyerek şimdiki konumuna ulaşmış olduğu anlatılır. Benzeri düşünce biçimine, Yahudi efsanelerinde olduğu gibi, hiç şüphesiz diğer Önasya halkları arasında da rastlanmaktadır. Yeraltı dünyasına ise bir delikten girilir; Altaylardaki Tatar kabileleri bu deliğe “yeryüzünün duman deliği” adını verirler. Şamanlar bu delik vasıtasıyla yer altı dünyasına gider ve yine oradan geçerek insanların dünyasına geri dönerler. Dolayısıyla yeryüzü ile ilgili çizimlerde bu delik resmedilmektedir.” (HARVA, 2015: 18)

Yakutlar arasında “İnsan ve gölgesi arasında da önemli bir ilişki olduğu düşünülür ve tıpkı ruhunu kaybeden insanın hastalanması gibi, üç gölgesinden ikisini kaybedince hasta olacağı ve üçüncüsünü kaybedince öleceğine inanılır. Çocukların gölgesi ile oynaması yasaktır. Tunguzlarda da gölgeye basmak yasaktır.(Havra, 2015: 210) Benim kendi köyümde de çocukluğumda gölge ile korkutulduğunu, gölgeye basmanın yasak olduğunu hatırlamaktayım.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi yalnızca canlı varlıkların değil, nesnelerin, hatta insanların kendi yapmış oldukları eserlerin dahi “gölge ruhları” olduğuna dair inanç, Buryatlar arasında 19,yy’de görülmektedir. Yakutlarda ruh yüz ve kafada, bazı Altay kabilelerinde ise sırt bölgesinde yer almaktadır.( a.g.e s. 212)

Tanrı’da bulunan ruh ya da enerji ile aynı öze sahip insanın bütün akışkanlarda olan akışkan kanunları gereği kendi direncini kırması sonrası bir kanal aracılığıyla ilişki kurmak zorundadır. İşte bu ilişki Katanof tarafından derlenen destanlara göre “ biz bas tap Ülgen adamnang töreende Imay icemeng kada tüstir bu iki kazıng” ifadesini Abdulkadir inan hocamız “bu metin şöyle tercüme edilmelidir: ilk başta Ülgen atamızdan türediğimiz zaman bu iki kayın ağacı Umay ana ile beraber (gökten) inmiştir”(İnan, 1986: 35) şeklinde yorumlamıştır.  Bu bakımdan kayın ağacının Tanrı tarafından gökten indirildiğini ifade etmektedir. Türk Şamanizmi inancının tapınağı doğanın kendisidir. Bu bakımdan kayın Tanrı tarafından yeryüzüne indirilen kayın ağacı aracılığı ile göğe yükselmektedir. Tıpkı yıldırım çeken Franklin çubukları gibi, tıpkı termik yükselten tepecikler gibi, tıpkı suyu yer altına çeken ve girdap oluşturan deniz altı boşlukları gibi Tanrıya ulaşmak için insanın direncinin kırılması gerekmektedir ve özünde bulunan ruhu aracılığı ile Tanrı ile iletişim kuracaktır. Bunun için doğru yer, doğru zaman ve doğru yöntemler yapılması gerekmektedir. Bu yöntemler çok ciddi bir disiplin gerektirdiğinden, bu konu başka bir makalede açıklanacaktır.

Sonuç:

Tanrı, ruhlar ya da enerjinin var olması bir yasadır ve Tanrı ile iletişim kurulacak bir kanal olmak zorundadır ve bu kanal tıpkı bir göbek deliği gibi hayal edilmiştir. Bu kanalların yerini bilen Türk Şamanları buralardan ya da kayın ağaçlarından göğe yükselebilmektedir ve bu bilimsel olarak da zorunluluktur.

Kaynakça:

Aristoteles- Metafizik (2014) Çeviren: Arslan, A., Sosyal Yayınlar, İstanbul

ATALAY Besim (2018) Kâşgarlı Mahmud Divanü Lûgat-it Türk I-II-II-VI, Ankara, TDK Yayınları

Benedıctus (Baruch) Spınoza,(2011) Etika( Çeviren: H. Z. Ülken), Dost Kitabevi Yayınları, Ankara

Çamdalı, Ü. (2012). Termodinamik ve Sosyal Sistemlerin Yakın Çevre İlişkilerindeki İlginç Benzeşim, Değişim ve Bir Sonuç-Bir Ümit . Ankara Üniversitesi SBF Dergisi , 67 (02) , 213-221 . DOI: 10.1501/SBFder_0000002252

Descartes, Ahlak Üzerine Mektuplar, çev Mehmet Karasan, İstanbul 1992, s. 48

Dölek, Haydar (2010), Descartes’ın Cevher Ve Ruh Anlayışına Leıbnız’in Eleştirisi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 15:2 , SS.215-225

ELİADE, Mircea (2018), Şamanizm(Çev. İ. Birkan), İmge Kitabevi, Ankara

EUKLİDES, Öklidin Elemanları (Çeviren: A.S Sertsöz), Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2019, İstanbul

HARVA, (2015), Altay Panteonu- mitler, ritüeller, inançlar ve tanrılar Tercüme: Ömer Suveren), Doğu Kütüphanesi, İstanbul

Hawking, S.(2012), Büyük Tasarım(Çeviren: S. Övünç), Doğan Kitap, İstanbul

İNAN, Abdulkadir (1986) Tarihte ve Bugün ŞAMANİZİM Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu, Ankara

ROUX, Jean-Paul (2011), Türklerin ve Moğolların Eski Dini (Çeviren: Prof. Dr. A. Kazancıgil), Kabalacı Yayınevi, İstanbul

Radloff, Wilhelm(2008), Türklük ve Şamanlık(Çeviren: A.Temir…), Örgün Yayınevi, İstanbul

TARDE, Gabriel De (2013)Monadoloji ve Sosyoloji, (Çev. Özcan Doğan), İstanbul, Kibrit Kitabevi

Timurtaş, F. Kadri(?), Yunus Emre Divanı, İstanbul, Tercüman, 1001 Temel Eser

ÖGEL, Bahattin (2010), Türk Mitolojisi I, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara

ÖZDEN, h. Ömer (2018), İbn Sînâ- Descartes Metafiziği, Dergah Yayınları, İstanbul

İnternet Kaynağı:

http.www.İlimga.com.Afşaroğlu/Ilımgadergisi. 2021: S.3, s.7

https://polen.itu.edu.tr/bitstream/11527/1401/1/3366.pdf

 

Yorumlar
Tüm Yorumlar
Yorumlar